AHLAK…

Eğer bir ülkede temel değerler sarsılıyorsa; siyasetten ticarete, bürokrasiden adalete kadar her alanda bir ‘ahlak tutulması’ yaşanıyor demektir.

​Bu yozlaşma, bir virüsün vücudu sarması gibi; köylerden kentlere, sokaklardan en mahrem kalemiz olan evlerimize kadar sirayet eder. Toplum, ahlak yetmezliğinden dolayı yoğun bakım çaresizliğine düşer. Şunu açıkça görmeliyiz: Ahlaksızlık, bir ülkenin bekasına kasteden en büyük milli güvenlik sorunudur.

​Ahlak pusulasını kaybeden bir millet, vatanını da kaybeder.

​Tek çözüm; her birimizin, işini ahlakın süzgecinden geçirerek, dürüstlükle ve tutkuyla yapmasıdır. İyiyi ve güzeli çoğaltarak geleceğe umutla yürüyebiliriz.

​İyi geceler, hoşça kalın.

EŞKİYA

2025’in kavurucu yaz sıcağı, bir cenaze merasiminin soğuk sessizliğiyle birleşmişti. Orada, kalabalığın arasında Murat Algül’ü (Eşkıya) gördüm. Üzerinde, yaşanmışlıkların o ağır ve vakur gölgesi vardı. Hal hatır sorup, neden bu kadar sessizliğe büründüğünü sual ettiğimde; sözleri bir hançer gibi indi boşluğa: ‘Başkan, insanlar iki yüzlü, insanlar vefasız… Benim kuşlarım var, köpeğim var; ben onlarla nefes alıyorum.’

​Bu sözler, sıradan bir sitem değil, bir ‘serdengeçtinin’ son sığınağıydı. Medrese-i Yusufiye’nin çetin rahlesinden geçmiş, inandığı değerler uğruna ömrünü harman etmiş bir adamın, insanlıktan umudunu kesip sessizliğe iltica etmesiydi bu. Bizler, kâğıt üzerinde toplumu tahlil ettiğimizi sanırken; o, hayatın en çıplak, en acımasız yüzüyle çarpışa çarpışa tanımıştı insanı. Sahi, biz mi daha iyi okuyoruz bu toplumu, yoksa o mu tek bir bakışla bizim binlerce sayfamızı özetliyor? Belki de kuşların sadakatine sığınmak, bu dünyayı en iyi okumuş adamın vereceği en bilgece karardır.
Rabb’im, ömrüne bereket versin…

Kaybı Bir Rakam Değil, Bir Şehir Çığlığıdır!

Ey Kadim Şehir Erzurum: Nüfus
​Erzurum, tarihin yükünü omuzlarında taşıyan o mağrur kale, ne yazık ki her geçen gün kan kaybediyor. Son açıklanan istatistik verileri acı bir gerçeği yüzümüze çarpıyor: Erzurum nüfusu 8 bin 128 kişi daha azalarak 736 bin 877’ye geriledi. Ancak bu düşüş, sadece soğuk birer rakamdan ibaret değildir; bu, bir şehrin hafızasının, enerjisinin ve geleceğinin eksilmesidir.

​Rakamların Ötesindeki Tehlike: Kültürel Erozyon

​Mesele sadece bir sayım meselesi değil, şehrin ruhundaki değişimdir. Göçle beraber yaşanan demografik ve kültürel erozyon, Erzurum’un o kendine has dokusunu zedelemekte, şehri sosyal bir atalete sürüklemektedir. Yetişmiş insan gücünü, genç beyinlerini ve dinamizmini kaybeden bir şehir, sadece nüfus olarak değil, yaşam kalitesi olarak da gerilemeye mahkûmdur.

​Suskun Siyaset, Çözümsüz Gelecek

​Bu gidişat karşısında, şehrin kaderine yön vermesi beklenen siyasi erkin sergilediği derin suskunluk artık kabul edilemez bir boyuta ulaşmıştır. Erzurum’un sorunlarını görmezden gelmek, bu kadim şehri kendi kaderine terk etmektir.

​”Gelecek seçimleri değil, gelecek nesilleri düşünen bir iradeye ihtiyaç vardır.”

​Vakit, Sorumluluk Alma Vaktidir!

​Buradan açık bir çağrıda bulunuyoruz:

​Siyasi Partiler: Kısır çekişmeleri bir kenara bırakıp Erzurum’un kalkınması ve göçün durdurulması için somut projeler üretmelidir.

​Sivil Toplum Kuruluşları: Şehrin lobisi olma görevini hatırlamalı ve çözüm odaklı baskı unsuru haline gelmelidir.

​Yerel Yönetimler: İstihdamı artıracak, sosyal yaşamı canlandıracak ve insanımızı bu topraklarda tutacak hamleleri ivedilikle hayata geçirmelidir.

​Erzurum sadece bir coğrafya parçası değil, bir kimliktir. Bu kimliğin yok olmasına seyirci kalmak, tarihe karşı sorumluluğumuzu yerine getirmemektir. Vakit, elini taşın altına koyma vaktidir!

Gerçekçi Bir Bakış mı, Aşırı İyimserlik mi?

Erzurum’da “Bakan” Heyecanı:
​Eski valimizin İçişleri Bakanlığı görevine getirilmesi Erzurum sokaklarında büyük bir memnuniyetle karşılandı. Kuşkusuz, şehre hizmet etmiş bir ismin böylesine kritik bir makama yükselmesi gurur verici. Ancak bu görevlendirmeye, gerçeklikle bağdaşmayacak kadar ağır misyonlar yüklendiğini düşünüyorum.

​Beklenti vs. Gerçeklik

​Sahi, bu atama Erzurum’un kronikleşmiş sorunlarına sihirli bir değnek mi dokunduracak?

​İstihdam: Bir gecede fabrikalar kurulup işsizlik mi bitecek?

​Altyapı: Otoyollar, köprüler ve yıllardır beklenen hızlı tren bir anda şehrin kapısına mı dayanacak?

​Ekonomi: Şehrin makûs talihi sırf “bizden biri” orada diye mi değişecek?

​Unutmamak gerekir ki, bakanlık makamı yerel bir kalkınma ajansı değil, tüm ülkeyi kapsayan bir icra makamıdır. Erzurum’un kalkınması bir kişinin makamına değil, şehrin kolektif vizyonuna bağlıdır.

​Asıl Soru: Yeni Valimiz Kim Olacak?

​Asıl odaklanmamız gereken nokta, Ankara’daki temsil gücümüzden ziyade, Erzurum’un mülki amir koltuğuna kimin oturacağıdır. Bizim şu sorulara yanıt arayan bir yöneticiye ihtiyacımız var:

​Göçü Durdurabilecek mi? Sel gibi akan, şehrin nitelikli nüfusunu alıp götüren göç dalgasına set çekebilecek mi?

​Yatırım Çekebilecek mi? Erzurum’u yeniden bölgenin cazibe merkezi ve parlayan yıldızı yapacak projeleri hayata geçirecek vizyona sahip mi?

​Halkla Bütünleşecek mi? Şehrin dinamiklerini harekete geçirip, Erzurum’u hak ettiği yere taşıma iradesini gösterecek mi?

​Sonuç olarak; Ankara’daki gururumuz bizi sevindirsin ama gözümüzü sahadan ayırmasın. Erzurum’un geleceği, atılan tebrik mesajlarında değil, şehrin sokaklarında verilecek kalkınma mücadelesinde yatıyor.

​”Od düşmüş gönlüme
Söndür de derdine yan
Muhanne yolu kesmiş
Çöldeki merdine yan”

​Çöldeki merdimiz Erzurummumuza yanmamız ve o merdin kıymetini bilmemiz ümidiyle…
​Hoşça kalın.

HELALLİK…

Şehit olmuş şehit, beşbine yakın,
Ülkücü abiler af etsin bizi.
Bingöl’lün yiğit evlâdı Hikmet Tekin,
İzmir’de Fırsat Çakıroğlu af etsin bizi.

Parmağı tetikte değil deklenşördeyken,
Davası uğruna nöbet beklerken,
Gelişi geç olan gidişi erken,
Cengiz Akyıldız abi af etsin bizi.

Keşdağlarını inim inleten,
Türk-İslam alemine üşüyorum’u dinleten,
Konuşurdu hiç korkmadan ürkmeden,
Şehit Muhsin Yazıcıoğlu af etsin bizi.

Bir Cuma gününde cami çıkışı,
Korkağı kahretti merdin bakışı,
Turan sevdalısı vatan aşığı,
Sinan Ateş reis af etsin bizi.

Ah ah ne yiğitler gördü bu cennet vatan,
Şimdi Nevşehir’de yiğitçe yatan,
Türk ne demek yer küreye anlatan,
Adını yazmak yasak reis af etsin bizi.

Bir de Arifimiz vardı şirinmi şirin,
Kalem elden düştü mevzular derin,
Baş ucu kitabım en son eserin,
Çağın dede Korkut’u af etsin bizi.

Seksenbeş yaşında hakka yürüyen,
Kar kürermiş gibi hain kürüyen,
Vatan sözkonusu olunca esip gürleyen,
Başbuğ Alparslan Türkeş af etsin bizi.

AR DUYGUSU…

​Bugün bir vesileyle İl Göç İdaresi’ne gittim. Erzurum’da yaşayanlar bilir, orası eski Tebriz Kapı Polis Karakolu’nun yeridir. Gözümde, yıllar öncesinden bir hatıra canlanıverdi…

​Yıl, tahminen 1994-1995 olmalı. Genç bir delikanlıyım ve yeni evliyim. Eşim rahatsızdı ama ne sigortam vardı ne de param; doktora götüremiyordum.
​Bir ağabeyimle karşılaştım. Sohbet esnasında içinde bulunduğum çaresizliği anlattım. “Yeşil Kart çıkarsan nasıl olur?” dedi. Çok tasvip ettiğim bir girişim olmasa da başka çarem de yoktu.

​O zamanlar Yeşil Kart çıkarmak şimdiki gibi kolay değildi. Resmi kurumların birçoğundan evrak toplamanız gerekiyordu. Bir arkadaşımla “Bismillah” deyip işe koyulduk. Utana sıkıla bütün kurumları gezdikten sonra sıra karakola geldi.

​Yeşil Kartlı olmayı bir türlü hazmedemiyordum. Ar ediyordum!
Hakkın, benden daha kötü durumdaki insanların olduğunu düşünüyor; gittiğim her kurumda memurların yüzüne değil, ayakkabılarımın ucuna bakıyordum.

​Lafı uzatmayayım, akşama doğru Tebriz Kapı Polis Karakolu’nun önüne geldik. Zurnanın zırt dediği yerdeydik, çünkü karakoldaki memurlardan 2-3 tanesini tanıyordum. Yeşil Kart meselesiyle onlarla yüz yüze gelmeye utanıyordum.
​Karakolun karşısında bir yukarı bir aşağı gidip gelmeye başladım; bir türlü o kapıdan giremiyordum. Bir tarafta eşimin sağlık sorunu, diğer tarafta benim utangaç ve mahcup hallerim…
​Kafamda alıp verirken bir anda şehrin elektrikleri kople gitti! Ortalık zindana döndü.
​Bunu fırsat bilip hemen içeri daldım. Memur arkadaşlar mum yakmaya çalışıyorlardı. Mumu yakar yakmaz hemen evrağı uzattım, imzayı attırdım ve alelacele çıktım.

​Derler ya, “Kul daralmayınca Hızır yetişmez.” Benim Hızırım da belki patlayan bir trafo, belki kopan bir kabloydu… Koca bir şehir beş dakikalığına karanlığa gömüldü; o beş dakika bana Güneş oldu.

Büyüklerin duası dır: “Rabbim unanır yüzlerlerden eylesin”

​Yaşım ellinin üzerine geldi, yıl oldu 2025 ve ben halen daha utanıyorum!

03-11-2025 Hüseyin Karaca

ERZURUM’DA KITLAMA ÇAY VE DADAŞ KÜLTÜRÜ

Erzurum’da Kıtlama Çay ve Dadaş Kültürü

​Erzurum’da çay, sadece bir içecek değil, kadim bir Dadaş kültürüdür. O, “Kıtlama”, yani “ısırma” ritüeliyle başlar. Çayın kendisi değil, elbette ki o meşhur kesme şeker ısırılır.
​Erzurum’da çaya şeker katılmaz. Fabrikadan gelen kalıp şekerler, özel bir keserle özenle küçük parçalara ayrılır. Bu parçalar, şeker taslarına konulur ve çay ile birlikte servis edilir.

​Bizim buralarda, çaya kaşık sokulmaz. Zira inanılır ki, kaşık çayın namusunu lekeliyor!

​Çay içicilerine biz “Keyifçi” deriz. Keyifçiler, ağızlarına attıkları o tek bir minik şeker parçasıyla neredeyse iki bardak çayı keyifle yudumlayabilirler.
​Erzurum’un çay tutkusu başkadır:
Erzurum’da çay muhabbettir, çay sohbettir, çay hürmettir, çay sevgidir, çay huzurdur, çay sükûnettir, çay nezakettir…
Velhasıl, çay Erzurum’da yaşamsal sıvıdır. Hakiki bir Dadaş, ortalama günlük 40 bardak çay içebilir… Hatta o kırkı bile geçebilir!

​Ne güzel söylemiş o eski söz: “Gönül ne çay ister, ne kahve hane, gönül muhabbet ister, kahve de çay da bahane.”

​Evet, çay bahanesiyle ne muhabbetler filizlenir; sobası nar kesilmiş Erzurum kahvehanelerinde…

Erzurum’da çay ısmarlayan da mutlu olur, o sıcak çayı yudumlayan da.
​Neyse, sobaların yanmasına az kaldı. Söyleyeceklerimizi kıtlama çay eşliğinde, bir soba başı sohbetine saklayalım…

​Çaylakalın…

TÜRK DİL BAYRAMI KUTLU OLSUN

Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevî’nin manevi nefesiyle,
Karamanoğlu Mehmet Bey’in tarihî fermanıyla mühürlenmiş;
​Türkçe düşünüp, Türkçe konuşup, Türkçe anlaşıldığımız bir gelecek dileğiyle…
​26 Eylül Türk Dil Bayramımız kutlu olsun!

SANAL KUMAR

Sanal kumar sarmalına kapılan bir toplumu izlemek, vicdanı olan her insanı ziyadesiyle üzüyor. Adeta azgın bir sel gibi, toplumun hatırı sayılır bir kesimini önüne katmış, korkunç bir meçhule doğru sürüklüyor.

Yaşlı, genç, kadın, erkek; herkes bu illetin pençesinde kıvranıyor. Evler, ocaklar sönüyor; yuvalar dağılıyor. Borç batağına düşenler, gözünü kırpmadan canına kıyıyor.

Ulaşılması o kadar basit ki, bir telefonun tuşuna basmak kadar yakın bu felaket.

Biraz araştırdığımda sistemin şu şekilde işlediğini gördüm: Bu laneti ilk kez oynayanlara çok bonkör davranıyorlar. Bir yatırana yüz, hatta bin katını vererek zehri zerk ediyorlar. Sonrası ise, o ilk zehrin etkisiyle başı dönen kişinin tüm birikimini kaybetmesiyle başlıyor. Ev gidiyor, araba gidiyor, eş, çoluk çocuk…

Ve geriye ya zavallı bir hayat ya da acı bir son kalıyor.

Bu bilişim teknolojisinden az da olsa anlayan bir kardeşiniz olarak diyorum ki: Bu lanet sistemi geliştiren yazılım mühendisleri size zırnık koklatmaz, aksine elinizdeki avucunuzdaki her şeyi alıp sizi ekmeğe muhtaç hale getirirler.

Kısadan zengin olma hayalleri hayatınızı zindana çevirmeden aklınızı başınıza toplayın.

Aman ha, bu pis ahtapot’a elinizi kaptırmayın, kolunuzu kurtaramaz sınız!

Yetkililerin bu elzem konu üzerine hassasiyetle gitmeleri en içten temennimdir. Sanal kumar siteleri çok acil bir şekilde mercek altına alınıp bu bataklık kurutulmalıdır. Aksi halde çok ocaklar söner, çok canlar yanar.

Endişe, kaygı ve üzüntüye hayırlı geceler.
Hüseyin Karaca

DEVLET AKLI

Bir zamanlar Filistin’de de parayla toprak satılıyordu. Bir liralık yeri on liraya satıp kâr ettiğini sananların, o paraya yenilen dedelerinin vebalini torunları bugün kanla, gözyaşıyla ve soykırımla ödüyor.

​Yaşananlar bizi kahrediyor; insanlığımızdan, Müslümanlığımızdan ve Türklüğümüzden utanıyoruz.

Körpe sabilerin bombalarla, açlıkla, susuzlukla terbiye edildiği bir dünyaya lanet olsun!

Sadece yutkunuyoruz, elimizden hiçbir şey gelmiyor.

​Gelelim bize…

​Aynı oyunlar şimdi bizim başımızda. Kanla alınmış topraklarımız parayla yabancılara peşkeş çekiliyor. Umarım bizim torunlarımız böyle ağır bir bedel ödemez, ancak gidişat iyimser cümleler kurmaya izin vermiyor.

​Bazı şeyleri görmek için kâhin olmaya gerek yok. Ülkede “parayı veren düdüğü çalar” misali şeyler oldu ve olmaya devam ediyor. Sınırlarımız kalbur misali, elini kolunu sallayarak gelenlerin sayısı küçümsenecek gibi değil. Parayla vatandaşlık çantada keklik, toprak edinmek de neymiş ki?

​Eğer bir devlet aklı varsa ki ben böyle bir aklın varlığına inanmıyorum, vatandaşlık edinenlerin vatandaşlıkları derhal düşürülmeli, edindikleri topraklar geri alınmalı ve hepsi sınır dışı edilmeli.

Aksi takdirde dağı taşı saran cobanlık kisvesi altındaki Afgan’larla, şehirleri istila etmiş Suriye’lilerle, memleketin en güzel yerlerini parsel parsel almış Arap’larla ve Türk gibi davranan dahili ve harici kripto düşmanlarımızla başımız büyük derde girecektir.

​Kanla bedeli ödenmiş bu vatan ve o kanla kazanılmış kimlik, kim olduğu belli olmayan yabancılara bu kadar basitçe peşkeş çekilemez!

Devlet aklı yüz yıl sonrayı görendir, görmüyorsa ya kördür yada akılsız…